- Ayrıntılar
- Üst Kategori: 8. Sınıf
1. İslam’ın Paylaşmaya ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem
Yardımlaşma insan için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. İnsan doğumundan ölümüne kadar hayatını yardımlaşma sayesinde sürdürebilir. Toplumda herkes bir diğerine muhtaçtır. İhtiyaçlarımızı ancak başkalarının yardımıyla karşılayabiliriz. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:"Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düşman eline bırakmaz. Her kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir. Her kim bir Müslümanın bir sıkıntısını giderirse Allah da onun kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Her kim dünyada, bir Müslümanın (ayıbını) örterse Allah da kıyamet günü onun (ayıbını) örter." 1 Doktoru, hastası; öğretmeni, öğrencisi; işvereni, işçisi; kadını, erkeği; zengini ve fakiriyle toplumda insanlar birbirlerini tamamlamaktadır. Bir insan iş adamı olabilir ama fabrikasında çalışacak işçilere ihtiyacı vardır. İşçileri olmazsa işini devam ettiremez. Yöneticiler ancak çalışanların haklarını koruyup onlara değer verdikleri zaman faydalı ve verimli sonuçlar alabilirler. Kısacası toplum paylaşma ve yardımlaşma sayesinde ayakta kalabilir.
Eğer toplumdaki bireyler birbirlerini ihmal eder ve yardımlaşmayı terk ederlerse insanlar arasında sevgisizlik, düşmanlık, çatışma artar. Toplumdaki birlik, beraberlik ve huzur ortamı zarar görür. Bu nedenle toplumlar için sosyal dayanışma çok önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah, “…İnsanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” 2 buyurarak insanın yaratılış amacının kendisine kulluk etmek olduğunu bildirmiştir. Allah’a (c.c.) kul olmak insana bazı sorumluluklar yükler. Kişi, ancak bu sorumluluklarını yerine getirdiği takdirde iyi bir insan ve iyi bir kul olabilir. Bu sayede hem Allah’ın (c.c.) rızasını hem de kulların sevgisini kazanır. İyi bir kul olabilmek için öncelikle bütün varlıkların Allah (c.c.) tarafından yaratıldığının unutulmama- sı gerekir. İşte bu yüzden Müslüman, mahlûkata (yaratılmışlara) sevgiyle bakar. Kendisini yaratan Allah’ın (c.c.) rızasını mahlûkata sevgi göstererek kazanmaya çalışır. O’nun (c.c.) kendisine lütfettiği nimetleri ihtiyacı olan kardeşleriyle paylaşarak mutlu olur. Allah (c.c.) sevgisinden kaynaklanan bu merhamet duygusu insanlarla birlikte tüm yaratılmışları kapsar. Çünkü onları da Allah (c.c.) yaratmıştır ve onlar da Allah’ın (c.c.) kullarıdır.3 Onlar üstlendikleri rollerle hayatımızı güzelleştirmekte ve bize faydalı olmaktadırlar. Bitki ve hayvanları korumak, Müslüman için bir kulluk görevidir. Bu konuda Yüce Allah, “Bitkiler ve ağaçlar secde ederler. Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.”4 buyurmaktadır. Hz. Peygamber ise “Merhametliler (var ya!) ... Rahman, işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler de (melekler) size merhamet etsin.”5 buyurarak yeryüzündeki canlı cansız her türlü mahlukata merhamet gösteren Müslümanların meleklerden merhamet göreceğini vurgulamıştır. Müslüman, yakın çevresinden başlamak üzere tüm yeryüzünden sorumludur. İnsanı ve insanın içinde yaşadığı dünyayı koruyabilmek ancak yardımlaşmayla mümkündür. İslam dini insana ve topluma faydalı olan hususlarda yardımlaşmayı emrederken zararlı ve kötü olan işler üzerinde yardımlaşmayı yasaklamıştır. Bu konuda Yüce Allah, “ … İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının…”6 buyurmaktadır. Bir başka ayette de “…(Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın…”7 buyurarak Müslümanları insanlığa faydalı olacak işlerde yarışmaya çağırmaktadır. Hepimiz bazen tek başımıza çözemeyeceğimiz sorunlarla karşılaşırız. Bunları aşmak için başkalarının yardımına ihtiyaç duyarız. Bu konuda bize yardım etmeye çalışanlar olunca sevildiğimizi ve değerli olduğumuzu hissederiz. Hz. Muhammed (s.a.v.) bu konuda; "Kim bir Müslümanın dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve ahirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıplarını örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur."8 buyurmuştur. Müslüman paylaşma ve yardımlaşmaya yakın çevresinden başlamalıdır. Çünkü herkes kendi çevresindekilerle ilgilendiğinde toplumsal ilişkiler kendiliğinden sevgi ve kardeşlik üzerine kurulmuş olur. Ayrıca yakınındakilere duyarsız olanların uzaktakilerin dertleriyle ilgilenmesi çok daha zordur. Yüce Allah, “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” 9 buyurarak bu konudaki sorumluluklara dikkat çekmektedir.
İslam, paylaşma ve yardımlaşma duygusunu güçlendirmeyi amaçlar. Bu konuda Müslümana yol gösterir. Herkese kendi durumuna göre yardım etmeyi tavsiye eder. Böylece insanı cimrilik ve bencillik tutsaklığından kurtarıp paylaşmanın verdiği mutluluğa ulaştırmak ister. Hz. Muhammed (s.a.v.) her konuda olduğu gibi yardımlaşma konusunda da en güzel örnektir. O, yardımın büyüklüğünün değil, yardımı yapanın niyetinin ve samimiyetinin önemli olduğunu öğretir.10 Bir tebessümle de olsa yardımlaşmaya teşvik eder.11 Hiçbir iyilikte bulunamayan bir Müslümanın, eli ve dili ile başkalarına zarar vermemesinin bile sevap olduğunu haber verir.12
Paylaşma ve yardımlaşma her Müslümanda olması gereken bir özelliktir. Hz. Peygamber “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve şefkat göstermede bir bedenin organları gibidir. Bedenin bir organı rahatsızlandığında diğer organlar da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıya ortak olur.” 13 buyurarak yardımlaşmanın önemini vurgulamaktadır. Bizler de her fırsatta birbirimizle yardımlaşarak aramızda sevgiyi güçlendirmeye ve Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmaya çalışmalıyız.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: 8. Sınıf
2. Zekât ve Sadaka İbadeti
İslam Müslümanlara birçok yardımlaşma yolu öğretmiştir. Bu yardımlaşma çeşitlerinden biri de zekâttır. Zekât, sözlükte temizlenme, çoğalma, bereket, gelişme gibi anlamlara gelir.14 İslam’ın beş şartından biri olan zekât, dinen zengin sayılan Müslümanların yılda bir kez mallarının belli miktarını ihtiyaç sahiplerine vermelerine denir. Zekât, akıllı, ergenlik çağına girmiş zengin Müslümanlara Allah’ın (c.c.) bir emridir. Mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Kur’an- Kerim’de Yüce Allah, “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.”15 buyurmaktadır. Bir başka ayette de “Onları, ticaret de alışveriş de Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”16 buyurarak zekâtın önemine dikkat çekmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise; "İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak." 17 buyurarak zekâtın İslâm’ın beş esasından biri olduğuna işaret etmiştir.
İslam, yardımlaşmayı sadece zekât ibadetiyle sınırlandırmaz. Zengin veya fakir herkesin elinden geldiğince iyilik yapmasını, ihtiyaç sahiplerine yardım etmesini ister. Bu noktada önemli kavramlardan biri de infaktır. Sözlükte harcama yapmak anlamına gelen infak, müslümanın Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak için sahip olduğu mallardan Yüce Allah'ın emrettiği harcama yapması, bağışta bulunmasıdır.18 Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah; “Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın (infak edin)...”19 buyurarak infak etmenin önemine dikkat çekmiştir. Hz. Peygamber ise; "Her türlü malda zekâttan başka öden mesi gereken haklar da vardır."20 diyerek Müslümanları zekât dışında da Allah (c.c.) için yardım yapmaya çağırmıştır. İslam’ın Müslümanlara öğrettiği diğer bir yardımlaşma çeşidi de sadakadır. Kelime anlamı olarak sadaka, doğru söylemek ve verdiği sözde durmak demektir. Terim olarak, bir Müslümanın Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmak amacıyla yaptığı hayırlı işlerin tamamı için kullanılır.21
Sadaka, Allah (c.c.) rızasını kazanmak için yapılan bir fedakârlıktır. O fedakârlığı yapan kimsenin Allah’ı (c.c.) unutmadığını ve O’na verdiği kul olma sözünü tuttuğunu gösterir. Bu yönüyle sadaka Allah’a (c.c.) olan sadakatin bir işaretidir. Zekât, sadece zenginlere ait bir sorumluluk olmasına rağmen infak ve sadaka bütün Müslümanları kapsar. Bu ibadetleri zengin-fakir, kadın-erkek, büyük-küçük tüm Müslümanların yapması gerekir. Çünkü sadaka Müslümanın Allah’a (c.c.) duyduğu sevgiden kaynaklanan bir ibadettir. Bazen yarım bir hurma bile Allah (c.c.) katında Uhud Dağı kadar büyük bir sadaka olur.22 Birine yol tarif etmek, yaşlı birine yardım etmek, hatta hayvanlara su vermek bile sadakadır. Sadaka Müslümanın hayata bakış açısıdır. O her fırsatta Allah’a (c.c.) verdiği sözü hatırladığını göstermek için iyilik yapar. Sadaka farz bir ibadet olmasa da Kur’an ve sünnette sadaka vermeyi teşvik eden pek çok ayet ve hadis vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: 99 “Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükâfat vardır.”23 99 “Herhangi birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.”24
Kimler zekât vermelidir?
Zekât ibadetinin, Kur’an-ı Kerim’de yirmi yedi ayette namazla birlikte zikredilmesi bu ibadete Allah’ın (c.c.) verdiği önemi göstermektedir. İslam dininde akıllı ve ergenlik çağına girmiş, nisab miktarından fazla mala sahip olan her zengin müslüman zekât vermekle mükelleftir. Bir kimsenin zekât vermekle yükümlü olabilmesi için bazı şartlar vardır. Bu şartlar şunlardır:
- Zekât verecek kimsenin müslüman olması gerekir. Malını dilediği gibi kullanma ve harcama imkanı olanlar zekat verirler.
- Zekât verecek kimsenin akıllı ve ergenlik çağına girmiş olması gerekir. Şafii mezhebinde dinen zengin sayılan çocukların zekatlarını velileri, vasileri verirler.
- Bir kimse temel ihtiyaçlarını karşıladıktan ve varsa borçlarını ödedikten sonra dinen belirlenen miktarda mala sahipse zengin sayılır. Bu asgari miktara nisab denir. Her malın nisab miktarı farklıdır. Zekât verilecek malın üzerinden bir yıl geçmesi gerekir.
Zekâtı verilmesi gereken mallar ve nisab miktarları:
- Altının nisab miktarı 85 gramdır. Ticaret malı ve paranın da 85 gram altının değerine ulaşması gerekir. Bunların zekâtı kırkta bir oranında verilir.
- Küçükbaş hayvanlarda zekât verilmesi için en az kırk hayvana sahip olmak gerekir. Küçükbaş hayvanlarda kırktan yüzyirmiye kadar bir koyun zekât verilir.
- Büyük baş hayvanlardan sığır ve mandada nisab (alt limit) otuzdur ve 30 sığır için iki yaşında bir buzağı zekât olarak verilir.
- Beş devesi olanın zekât vermesi gerekir. Beş deve için bir koyun verilir.
- Toprak ürünlerinden alınan zekâta öşür adı verilir. Toprak ürünlerinde zekât; sulama, gübreleme gibi masraflar yoksa onda bir, varsa yirmide bir oranında verilir.
- Madenlerde ise çıkan madenin miktarına bakılmaksızın beşte biri oranında zekât verilir.
burada zekat tablosu var
Zekât kimlere verilir?
Zekât yılda bir kez verilir. Zekât verilecek kimseler Kur’an-ı Kerim’de “Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek yi bilendir, hikmet sahibidir.”30 ayetiyle açıklanmıştır. Zekât verilecek kimseler şunlardır:
Yoksullar: Nisap miktarından daha az malı olan muhtaç kimselerdir. Bunlara fakir de denir. 99Düşkünler/Miskinler: Hiçbir malı veya geliri bulunmayan çok zor durumda olan kimselerdir.
Zekât toplayan memurlar: Devlet adına zekâtı toplamakla görevli kimselerdir.
Gönülleri İslam’a ısındırılacak olanlar: Müslüman olmadığı halde İslam’a ısındırılmak istenen kimselerdir.
Köleler: Özgürlüğü elinden alınmış kimselerdir.
Borçlular: Borçlu olup nisap miktarından daha az malı bulunan kimselerdir.
Allah yolunda olanlar: İslam’ın yayılması ve öğretilmesi için çaba gösteren kimselerdir. Yolda kalanlar: Memleketinden uzakta bir nedenden dolayı parasız ve çaresiz kalan kimselerdir.
Kur’an-ı Kerim’de zenginlerin mallarında yoksul ve muhtaç kimselerin hakkı olduğu “Onların mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.” 31 ayetiyle açıklanmıştır. İşte zekât bu hakkın, hak sahiplerine ödenmesidir. Bu nedenle zekât verilen kimseleri incitmemek için son derece hassas davranılması gerekir. Allah’ın (c.c.) hoşnutluğunu kazanma niyetiyle insanları incitmeden verilen zekât, malı artırır ve bereketlendirir.32
Sadakatin İfadesi: Sadaka
Sadaka kapsamlı bir ibadettir. Herkes imkânına göre sadaka ibadetini yerine getirebilir. Zengin olanlar büyük yardımlar yapabilir. Maddi imkânı kısıtlı olanlar ise sahip oldukları ölçüsünde sadaka verebilirler. Maddi yardım yapamayanlar başka şe- killerde insanlara yardım ederek bu ibadeti yapmış olurlar. Hastalık gibi nedenlerden ötürü başkalarına yardım edemeyenler bile kötülükten ve kötü sözden uzak durarak sadaka sevabı kazanabilirler. Müslümanın her hayırlı işi kendisi için bir sadakadır. Hz. Peygamber bir hadisinde “Kardeşine gülümsemen senin için bir sadakadır...”33 buyurmuştur. Paylaşma ve yardımlaşmanın Yüce Allah’ın sevgisini kazandıracağı, sadaka vermemenin Müslümanları çeşitli tehlikelerle karşı karşıya bırakacağı bir ayette şöyle ifade edilmektedir: “Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever."34
Fıtır Sadakası Fitre Nedir?
Sadaka çeşitlerinden biri de fıtır sadakasıdır. Fıtır sözlükte; yaratılış, Ramazan’ın sona ermesi ve iftar vakti orucun açılması gibi anlamlara gelmektedir. Temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, nisab miktarı kadar malı bulunanlar kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kimseler için fıtır sadakası verirler. Bu kimselerin fıtır sadakası vermesi vaciptir. Fıtır sadakası; Yüce Allah'ın bize bahşettiği varlığımızın bir şükrü, Ramazan ayında oruçluyken istemeden yaptığımız kusurlu davranışlarımızın bir özrüdür. Ülkemizde daha çok fitre olarak bilinir. Fıtır sadakasının bayram namazı vaktine kadar verilmesi gerekir. Böylece bu sadaka sayesinde ihtiyaç sahipleri de bayram coşkusuna ortak edilmiş olur. Fıtır sadakası olarak verilecek sadakanın miktarı, veren kişinin bir günlük yemek masrafı kadardır. Bu sadaka zekât verilebilecek durumda olanlara verilir. Fitre verirken akrabaları, yakın komşuları, ihtiyacı olduğunu bildiğimiz kimseleri öncelememiz doğru olur. Fitre miktarının alt sınırı her yıl Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ilan edilir. Bu ibadetleri yaparken kimseyi incitmemek gerektiği unutulmamalıdır. Çünkü Yüce Allah ancak başa kakmadan yapılan yardımları kabul edeceğini Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber vermektedir: “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.”35
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: 8. Sınıf
5. Bir Sure Tanıyorum: Maûn Suresi ve Anlamı
Bu sure; Mekke döneminde inmiştir. 7 âyettir. Maûn, yardım ve zekât demektir. Kur'an-ı Kerim'in yüz yedinci suresidir. Tekâsür suresinden sonra Kâfirûn suresinden önce Mekke’de inmiştir. Surede, biri Allah’ın (c.c.) nimetlerini ve hesap gününü inkâr eden nankör, diğeri amellerini gösteriş için yapan riyakâr olmak üzere iki tip insan tasvir edilmektedir.
Maun Suresi'nin Okunuşu
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Eraeytellezî yükezzibu bid-dîn.
2. Fezâlikellezî yedu’ul yetîm.
3. Velâ yehuddu alâ taâmil miskîn.
4. Feveylün lilmusallîn.
5. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn.
6. Ellezîne hüm yürâûne
7. Ve yemneûnel mâûn.
Maun Suresi'nin Anlamı
1. Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı!
2-3. İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir.
4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,
5. Onlar namazlarını ciddiye almazlar.
6. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.
7. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.
Maûn suresinde verilen bazı mesajlar
Kur’an-ı Kerim’de yetim ve yoksulların haklarının korunmasıyla ilgili pek çok ayet bulunmaktadır. Maûn suresinde de bu konu işlenmiştir. Bu surede yetimlere ve yoksullara kötü davranan, onlara sevgi ve şefkat göstermeyen kimselerin ahiret gününe gerçek anlamda inanmadıkları ifade edilmiştir. Ayrıca bu surede kendisinden başkasını düşünmeyen kimseler kötülenirken samimi Müslümanlar da yardımlaşmaya özendirilmektedir. Maûn suresinde namaz kılmalarına rağmen yardımlaşma bilincine sahip olamayan bu bencil kimselerin; kıldıkları namazlarının özünden uzak oldukları, ibadetlerini gösteriş olsun diye yaptıkları ve hayra engel oldukları haber verilmektedir. Bir kimse ibadetlerini sadece Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak için yapmalıdır. Şayet bir kimse insanlara gösteriş olsun diye bu ibadetleri yaparsa riya yapmış olur. Oysa Allah (c.c.) riyayı sevmez. Riya maksadıyla yapılan ibadetleri de kabul etmez. İşte Maûn suresinde namazı gösteriş için kılanların bu ibadetin sorumluluğundan habersiz oldukları bize haber verilmekte ve takındıkları tutum kınanmaktadır.
Bu surede Allah’a (c.c.) gönülden ibadet edenlerin yardımsever kimseler olduğu da anlaşılmaktadır. Samimiyetle inanan ve ahirette hesap verme sorumluluğunu hisseden her Müslüman hem Allah’a (c.c.) hem de yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusu taşır. Kendisi birçok iyilik yaptığı gibi başkalarının da iyilik yapmasına ön ayak olur. Yardımlaşma ve dayanışmanın önünü tıkamaz. Aksine yardımseverliğin gelişip yaygınlaşmasına, toplumsal ve kurumsal bir yapı kazanmasına katkıda bulunur. Maûn suresi bu mesajları ile Müslümanları yardımlaşmaya teşvik etmekte, ibadetleri yaparken samimi olmaya ve gösterişten uzak durmaya çağırmaktadır.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: 8. Sınıf
3. Zekât ve Sadakanın Bireysel ve Toplumsal Faydaları
Zekât ve sadaka ibadetleri İslam dininde çok önemlidir. Bu ibadetlerin bireysel ve toplumsal olarak pek çok faydası vardır. Bu özverili davranışlar sayesinde Müslüman bencillik ve cimrilik gibi kötü huylardan kurtulmuş, temizlenmiş olur. Hz. Peygamberin "Hiçbiriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz.” 36 hadisinde belirtilen gerçek imanın tadına varır. Ayrıca sahip olduklarının şükrünü yerine getirerek Yüce Allah’ın sevgisini kazanır. Bu mallarda hakkı olan ihtiyaç sahiplerinin haklarını ödediği için malı temizlenerek bereketlenir. Çevresindekilere faydası dokunduğundan herkes tarafından sevilir. Bir ayette, “Allah'a ve Resûlü'ne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır.”37 buyrularak Allah (c.c.) yolunda harcayanların ahirette bunun karşılığını görecekleri haber verilmektedir. Yüce Allah zekât ibadetiyle zenginlere, toplumda bulunan ihtiyaç sahiplerini düşünmeyi ve kollamayı öğretir. Bu sayede yoksullar hem kendilerini yalnız hissetmezler hem de yardım yapanlara karşı sevgi ve saygı duyarlar. Bu yardımseverlik duygusu birlik ve beraberliği sağlayarak toplumu güçlendirir. Böylece zekât, fakirlik ve sosyal adaletsizliğin doğuracağı toplumsal sorunların önüne geçilmesine yardımcı olur.
Hz. Peygamber herkesin elinden geldiğince başkasına yardım etmesi gerektiğini bizlere öğütlemektedir.38 Bir hurmayla bile olsa gücümüz yettiğince yardımlaşma gayreti içinde olmamız gerektiğini bizlere öğretmektedir. Allah (c.c.) Müslümanlardan zengini-fakiri, zayıfı-güçlüsüyle birbirine sevgi ve merhametle kenetlenen bir toplumu inşa etmelerini istemektedir. Zekât, infak ve sadaka; dostluk ve kardeşlik değerleri üzerine kurulacak toplumun temel değerlerindendir. İnfak Müslümanlarda Allah (c.c.) için fedakarlık yapma bilinci kazandırır. Bu bilinç Müslümanlar tarafından paylaşılan ortak bir değer olur. Toplumsal kurumlarımızı, adet ve geleneklerimizi de etkileyerek infak kültürünün oluşmasını sağlar. Bayramlarda, düğünlerde, sünnet merasimlerinde çocuklara harçlık vermek, Ramazanda iftarlarda yemek ikram etmek, arkadaşlarımıza bir şeyler ısmarlamak gibi davranışlar günlük hayatımızda kendini gösteren infak kültürünün bazı yansımalarıdır. Sadaka-i cariye; insanın ölümünden sonra da sevabı devam eden sadakadır. Etkisi devam eden kalıcı hayır işleri öldükten sonra da bu hayırları yapan kimselere sevap kazandırırlar. Hz. Peygamber "İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i cariye (faydası kesintisiz sürüp giden sadaka), kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat."39 buyurmuştur. Müslümanlar hayır işlerine koşarak hadis-i şerifin haber verdiği müjdeye kavuşmak isterler. Bugün çevremizde bulunan pek çok okul (belki içinde eğitim gördüğümüz okul da dâhil olmak üzere) hastane, cami gibi çeşitli yardım kurumları hep infak kültürü sayesinde inşa edilmişlerdir. Bu gibi kurumların inşasına güç yetiremeyenler, çeşme, yol gibi hayırlı eserler yapmaya çalışırlar. İnsanlara faydalı bilimsel keşifler ve icatlar yapmak da sadaka-i cariyedir. Bunları yapamayanlar ağaç dikmek ve yabani ağaçları aşılamak gibi hayırlar yaparak sadaka- i cariye bırakmaya gayret ederler.
Yaşadığı topluma değer katıp geliştirmek için Yüce Allah’ın sevgisini kazanmaya çalışmak Hz. Peygamber tarafından övülmüştür.40 Karşılaştıkları dayanılmaz sıkıntılardan ötürü ülkemize sığınan göçmenlere halkımızın gösterdiği merhamet ve yardımseverlik de infak kültürünün bir yansımasıdır.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: 8. Sınıf
4. Bir Peygamber Tanıyorum: Hz. Şuayb (a.s.)
Allah (c.c.) ilk insan topluluğundan başlayarak son peygamber Hz. Muhammed'e (s.a.v.) kadar her topluma bir peygamber göndermiştir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de " Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun’ diyen bir elçi gönderdik..."41 ayetiyle vurgulanmıştır. Allah’ın (c.c.) gönderdiği bu peygamberlere inanmak iman esaslarındandır. Kur’an-ı Kerim’de peygamberler, tebliğ mücadeleleriyle bizlere tanıtılır. Hz. Şuayb da (a.s.) bize kendi döneminde ortaya koyduğu tebliğ mücadelesiyle tanıtılmaktadır. “Medyen halkına da kardeşleri Şu'ayb'ı peygamber gönderdik…”42 ayetinde ifade edildiği gibi Hz. Şuayb (a.s.), Medyen halkına gönderilmiş bir peygamberdi. Medyen, ticaret yolları üzerinde kurulmuş önemli bir şehirdi. Bu nedenle Medyenlilerin ekonomik faaliyetleri de büyük ölçüde ticarete dayanıyordu. Ancak onlar bir olan Allah’a (c.c.) kulluk etmeyi unuttukları gibi, ticaretlerinde de hile yaparak haksız kazanç elde etmeyi meşru görüyorlardı. Hz. Şuayb (a.s.) bu yüzden öncelikle “Ey kavmim ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını ve haklarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Eğer inanan kimselerseniz Allah'ın bıraktığı helâl kazanç sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin başınızda bir bekçi değilim."43 diyerek halkını uyardı. Onun bu çağrısı karşısında Medyenliler şaşırdılar ve “… Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin!" dediler.”44 Hz. Şuayb (a.s.) halkının bu tepkisine karşılık olarak “…Ey kavmim! Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem ve katından bana güzel bir rızık vermişse!... Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum. Ben sadece gücüm yettiğince (sizi) düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah'ın yardımı iledir. Ben sadece ona tevekkül ettim ve sadece ona yöneliyorum."45 diye cevap verdi.
Hz. Şuayb (a.s.) gelen tepkilere aldırmadan insanları Allah’a (c.c.) inanmaya davet etti. Onları alışverişlerinde dürüst olmaya çağırdı. Medyenliler menfaatlerine zarar vereceğini düşündükleri için Hz. Şuayb’ın (a.s.) bu davetini kabul etmeye bir türlü yanaşmadılar. Hatta başkalarının da inanmaması için çaba sarf ettiler. Bu propaganda faaliyetlerini insanların gelip geçtiği yollar üzerinde yoğunlaştırdılar. Hz. Şuayb (a.s.) “Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın…”46 diyerek onları yaptık-ları yanlıştan dönmeleri için uyardı. Medyenliler bu uyarılar karşısında tepkilerini daha da sertleştirdiler ve “… Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz, ayrıca aramızda seni zayıf görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük. Bizim karşımızda sen güçlü biri değilsin" dediler.”47 Medyenlilerin küçümsemelerine, dışlamalarına ve tehditlerine rağmen Hz. Şuayb (a.s.) tebliğinden vazgeçmedi. Onları bir olan Allah’a (c.c.) kulluk etmeye, ölçü ve tartıda yaptıkları hilelerden vazgeçip ticaretlerinde adil olmaya çağırdı. “Ey Kavmim! Bana karşı olan düşmanlığınız, Nûh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Salih kavminin başına gelenin benzeri gibi bir felaketi sakın sizin de başınıza getirmesin. (Ve unutmayın ki) Lût kavmi sizden uzak değildir. Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra ona tövbe edin. Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir."48 ifadeleriyle Medyenlileri bu inatlarından vazgeçirmeye çalıştı. Hatalarından dönmedikleri takdirde daha önce Allah’a (c.c.) isyan eden başka kavimler gibi cezalandırılacaklarını söyledi.
Ancak Medyen halkı inat ederek Allah’a (c.c.) kulluktan yüz çevirdiler. Bu yüzden Allah (c.c.) onları cezalandırdı. Hz. Şuayb (a.s.) ve ona inananlar Yüce Allah’ın yardımıyla kurtuldular. Yüce Allah bu durumu “(Azap) emrimiz gelince, Şu'ayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri, katımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç (uğultulu) ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç yaşamamışlardı.”49 ayetleriyle bize haber vermektedir. İslam dininde her konuda olduğu gibi ticarette de doğruluktan ayrılmamaya büyük önem verilmiştir. Bu konuda Yüce Allah “... Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın…”50 buyurarak ticaret hayatında dürüst olmanın önemine dikkat çekmiştir. Ölçü ve tartıda hile yapanlar ise Kur’an-ı Kerim’de şöyle uyarılmaktadır: “Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları zaman, tam ölçerler. Fakat kendileri onlara bir şey ölçüp yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar. Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?”51 Bu ayetler ölçü ve tartıda dürüst davranmanın önemini ortaya koymaktadır. Hz Şuayb’ın (a.s.) verdiği mücadele Müslümanlar için de önemli dersler içermektedir. Bir Müslüman Medyenlilerin yaptığı gibi ölçü ve tartıda hile yapmamalıdır. İnancına yaraşır biçimde ticari hayatta dürüst olmayı kendisine ilke edinmelidir.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: 8. Sınıf
1. Din, Birey ve Toplum
Birey: Toplumları oluşturan ve düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biri, fert, kişi. Toplum: Aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için işbirliği yapan insanların tümü, insan topluluğu, cemiyet.
İnsan, varlıklar dünyasında yaşar. Bu dünyayı anlamaya ve yorumlamaya çalışır. Görünen dünyayı duyu organları vasıtasıyla ve geliştirdiği araçlarla inceler. Ancak insan aklı sadece görünen dünyayı değil, duyular ötesi âlemi de merak eder ve bu âleme ilişkin sorular sorar. Göklerdeki mükemmel yaratılışı, dünya üzerindeki eşsiz güzelliği, evrendeki sonsuz düzeni fark eden insan sorgulamaya devam eder ve cevabını merak ettiği şu soruları sorar: Evreni kim yarattı? Bu mükemmel düzeni kim sağlıyor? İnsan niçin var edildi? Bu varlıkların sonu ne olacak? İnsanın bu ve benzeri tüm sorularına din cevap verir.1
Din, akıl sahibi bireyleri kendi özgür iradeleriyle iyiye ve doğruya yönelten ve onların mutluluğunu amaçlayan ilahî kurallar bütünüdür. Dinin ana konuları; inanç esasları, ibadetler, ahlak ilkeleri ve toplumsal ilişkilerdir.2 İnsanlık tarihi incelendiğinde, her dönemde ve her yerde inanan insan ve din gerçeği ile karşılaşılır. Arkeolojik kalıntılarda, tarihi kaynaklarda, ilahi kitap yazmalarında ve toplumların kültürlerinde dinî motiflerin varlığı yoğun olarak görülür. Maddi yönüyle beslenme, giyinme, barınma, dinlenme gibi ihtiyaçları olan insanın, manevi açıdan da güvenme, bağlanma, inanma gibi ihtiyaçları vardır. İnsanın biyolojik ihtiyaçları nasıl doğuştan geliyorsa manevi ihtiyaçları da doğuştandır. Bu yönüyle insandaki inanma ihtiyacı da fıtrîdir. İnsanda her zaman yüce ve güçlü bir varlığa güvenme, ona sığınma ve ondan yardım isteme eğilimi vardır. İnsanın bu isteklerini en güzel şekilde karşılayan dindir.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.” (Âl-i İmrân suresi, 190. ayet.) “Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allah’tır. İşte Allah sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir.” (Mü’min suresi, 64. ayet.) Yukarıdaki ayetleri din ve hayat ilişkisi açısından yorumlayınız. İnsanın dine yönelmesinin fıtrî olduğu Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratmasında bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur fakat insanların çoğu bilmezler.”3 İnsan, Yüce Allah tarafından bildirilen tevhid inancını benimsemeye yatkın olarak yaratılmıştır. Bu konu Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından şöyle ifade edilmiştir: “ Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere (tek olan Allah’a inanma eğiliminde) doğar…” 4 Din; inanç, ibadet, ahlak ve sosyal ilişkilerde Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği esası üzerine kuruludur. İslam dini bunu her alanda ve hayatın her aşamasında tevhid vurgusuyla öne çıkarır. İslam’da Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine inanılması istenirken O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak ve yalnızca O’na kulluk edip ancak O’ndan yardım dilemek emredilir. Kur’an-ı Kerim’in ilk suresinde “(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”5 buyrulmakta ayrıca her şeyin Allah (c.c.) için olması gerektiği şu şekilde bildirilmektedir: “De ki; namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm ancak âlemlerin rabbi olan Allah içindir.”6
YORUMLAYALIM
Yukarıdaki ayeti dinin kaynağı açısından yorumlayınız.
İnsan günlük hayatında pek çok olumsuzluklarla karşılaşır. Örneğin; kendini yalnız hisseder, çaresiz kalır. Değişik korkulara kapılabilir. Hastalıklarla ve musibetlerle uğraşmak zorunda kalabilir. Felaketlerle yüzleşebilir. Allah ve ahiret inancı, bütün bu olumsuzluklara karşı insana dayanma gücü verir. İnsan dünya ve ahiret mutluluğunu din sayesinde elde eder. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “… Haberiniz olsun, kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle tatmin bulur.”7 İnsan, yaşadığı çevre ile uyumlu olmaya çalışan sosyal bir varlıktır. Din, birey yanında toplumları da iyiye ve güzele yöneltmek üzere hükümler ortaya koyar ve toplumların barış ve huzur içinde yaşamalarını ister. Şefkat, sevgi ve merhametin yaygınlaşmasını sağlayarak toplumlarda mutluluğun oluşmasına vesile olur. Din; inanç, ibadet ve ahlak yönüyle toplumu kuşatır. Nitekim din, adalet, yardımlaşma, dayanışma, akraba ve komşularla iyi ilişkiler içinde olmak gibi tavsiyeleriyle bu hedefi gerçekleştirir. Dinî değerler etrafında birleşerek yardımlaşan toplumlar yaşadıkları sosyal, ekonomik ve siyasi sorunları daha rahat bir şekilde çözebilir. Çünkü din, bireylerin zor durumlarda birbirlerini gözetmelerini dinî bir sorumluluk olarak görür. Bu yüzden din duygusunun güçlü olduğu toplumlar, zorluklar karşısında daha dirençli olur. Dinî emirler, tavsiyeler ve öğütler insanın aklına hitap eder, kalbine dokunur ve ruhunu aydınlatır. İnsanın bireysel ve toplumsal hayatını kendi yararına olacak şekilde düzenler. Dua, namaz, oruç, hac gibi ibadetlerle yaşadığı dinî tecrübeler insandaki güvenme duygusunu pekiştirir. Bir varlığa sığınma ve bağlanma ihtiyacını giderir. Zekât, sadaka gibi sosyal ve iktisadi yönü öne çıkan ibadetler ise insanlara, birbirlerine karşı hak ve görevlerini hatırlatarak daha mutlu bir sosyal çevrenin oluşmasını sağlar. Toplumun birlik ve beraberlik içinde huzurlu bir yaşam sürdürmelerine katkı sağlar.














